6 Şubat 2017 Pazartesi

BERLİN'DE BAHAR -1



1. Gün 31 Mayıs 2016: Köln’den Berlin’e Ryanair’ın 26 Euro’ya gidiş dönüş biletlerini görünce 15 günlük Almanya seyahatimin 3 gününü uzun süredir görmek istediğim bu şehre ayırmaya karar verdim. Hemen biletimi alıp kendime konaklayacak yer bakmaya başladım. Önce bir otelden rezervasyon yaptım ama Airbnb’den daha merkezi ve daha uygun bir yer bulunca burada konaklamaya karar verdim. Avrupa'da Ryanair ile çok ucuza seyahat etmeniz mümkün, ancak bir kaç püf noktası var onu daha sonra yazcağım.
31 Mayıs sabahı yaklaşık 50 dakikalık uçuşun arıdından işte Berlindeyim. Havalimanından merkeze otobüs yada trenle ulaşmak mümkün. Havalimanından çıkmadan timetabledan kalkış saatlerini kontrol edebilirsiniz. Hatta uçuş saatinize göre gideceğiniz yere nasıl ulaşabileceğinizi www.bahn.de adresinden uçuşunuzdan önce bile planlayabiliyorsunuz. Sitenin ingilizce dil seçeneği de mevcut. Ben merkeze ulaşım için daha hızlı olacağını düşündüğümden treni tercih ettim. Havalimanından çıkıp sola baktınız mı istasyonu görüyorsunuz. Biletler tek yön 3.30 Euro ben kendime ABC bölgelerini (havalimanından merkeze kadar olan bölgeler) kapsayan 7.60 Euro’ya günlük bilet aldım. Aynı biletle şehirdeki bütün ulaşım araçlarını kullanabiliyorsunuz. Bu arada Almanya’da bilet alacağınız biletmatiklerde (onlar ne diyor hiç sormak aklıma gelmedi bu benim deyişim) Türkçe dil seçeneği de var. Günlük biletimi alıp tam S9’un kapısına gelmiştim ki tren haraket etti ve bir sonraki sefer ne yazık ki 20 dakika sonra. Neyse ki 5 dakika sonra kalkacak olan RB14 varmış. Hatta bu daha bile iyi oldu S9 ile Alexanderplatz’a gitmek için Ostkreuz durağında aktarma yapmam gerekiyordu. RB14 doğruca Alexanderplatz’a gidiyor hem de aktarmasız ve expres olarak. Arada 20 dakikadan daha az zaman varsa RB yada RE leri kullanmanızı tavsiye ediyorum bunlar expres gidiyor ve 20 dakika sürüyor S9’la Aexanderplatz’a varmanız 35-40 dakikayı geçiyormuş.



Alexanderplatz için Berlin’in merkezi demek mümkün. Burası Berlin’e gelen bütün turistlerin uğrak noktası. Siz gitmek istemeseniz bile yolunuz bir şekilde buraya düşer sanırım. Çünkü şehirde görülecek pek çok yer ya bu civarda, yada burada geçerek gidiyorsunuz. Zaten konaklama fiyatlarına baktığınızda bu bölgeye yakın olan yerlerin daha pahalı olduğunu göreceksiniz. 

  

Alexanderplatz’da istasyondan çıkar çıkmaz Berlin’in simgelerinde TV kulesi karşılıyor beni. Hemen Berlin’e tepeden bakma cazibesine kapılıyorum ama elimde sırt çantamla çıkmaktan vazgeçip daha sonraya erteliyorum.
Şöyle yakındaki soklakları dolaşayım bakayım ne var ne yok derken tarihi Rathous binası çıkıyor karşıma. Kapısında bugün sadece özel davetliler ziyaret edebilir diyor. Yani burası da sonra görülecekler listesine eklendi.
Berlin şu ana kadar gördüğüm Alman şehirlerinin aksine biraz daha dikey yapılaşmaya sahip bir şehir. Bizim İstanbul gibi her taraf inşaat sahası. Bu yönü ile ilk bakışta biraz beni hayal kırıklığına uğrattı dersem yalan olmaz. Her yer inşaat ama şehirde yeşil yine de bol tabi. Zaten Almanya ziyaret etmiş olduğum Avrupa ülkeleri içinde yeşili en bol olarak ile ilk sırada yer alıyor.

Taşıdığınız yükün ağırlığı onu ne kadar taşıdığınıza bağlıdır derler ya, aynen öyle başlarda hiç te ağır olmayan sırt çantam dolaştıkça bana daha ağır gelmeye başldı. Bunun üzerine aslında ev sahibim ile buluşmamıza daha vakit olmasına rağmen tramvaya atlayıp evin olduğu Klinikum - Friedrichsain bölgesine gittim. Burası daha çok ailelerin yaşadığı nezih bir bölge. Burada evi ararken Türkçe konuşan bir Almana bile rastladım. Çok Türk arkadaşı varmış onlardan Türkçe öğrenmiş. 
Her neyse eve varıp çantamı bırakırken ev sahibimden şehir ile ilgili ip uçları aldım.  Mandy'i daha önce Berlin Pass almamı önermişti ama basın kartım olduğu için ben gerek duymadım. Ama sizin bir gözden geçirmenizi tavsiye ederim. Berlin pass ile müzelerin bir kısmına ücretsiz, bir kısmına indirimli gezebiliyorsunuz ve ulaşım için de ücret ödemiyorsunuz. 

Berlin'i gezmek çok kolay diyebilirim. Görmeniz gereken müzelerin hepsi Museum Island dedikleri Spree Nehrinin ortasında, müzeler adasında yer alıyor. Berlin Katedrali de burada. Ada üzerindeki en ihtişamlı yapı olan Katedral ile başladım Berlin'i gezmeye. Katedral 1700’lerin ortasında inşa edildiğinde barok tarzında imiş. Daha sonra neo-klasik bir tarzda dönüştürülmiş. Ancak Alman İmparatoru II. Willhelm 1894 yılında kilisenin yıkılarak yeniden yapılmasını emretmiş. Bu kez de Neo-barok tarzında inşa edilmiş. 2. Dünya Savaşında ağır hasar görmüş. 1975-1981 yılları arasında yapılan oanrım sonrası bu günkü halini almış. Katedrale giriş 7 Euro ve 19.00’a kadar açık. Vaktiniz varsa katedralin kubbesineden de şehri görebilirsiniz.  



Katedralden çıktığımda müzeler kapandığı için ben de hazır hava da güzelken Berlin'in simgelerinden Berlin Fernsehtrum yani TV Kulesine çıkıp Berlin’e kuşbakışı bakmaya karar verdim. Hackescher Markt’tan geçerek Alexander Platz’a doğru yola koyuldum. 368 Metre uzunluğundaki kuleyi Berlin’in bir çok yerinden görebiliyorsunuz. Kuleye çıkış ücreti 13.50 Euro. Seyir tersasının yerden yüksekliği yaklaşık 204 metre ve bu yüksekliğe asansörle 40 saniyede çıkıyorsunuz. Kuleden Berlin’e bir camın arkasından bakıyor olsanız da bence görmeye değer. Seyir terasında sadece içecek seçeneği mevcut ama üst kattaki döner kulede yemek seçeneğiniz de var. Döner restourant 30 dakikada bir tam tur atıyormuş. Almanya’da hava bu mevsimde geç karardığı için hala bir yerleri görmek için vakitim var istikamet Brandenburg Kapısı.
Brendenbur Kapısına gitmek için istasyonun arka tarafından Karl-Liebknecht caddesinden Zoological Garden istikametine giden 100 yada 200 nolu otobüsü kullanabilirsiniz. Ben 200 nolu olana binmiştim Friedrichstrabe durağında inip yürüdüm, ama 100 nolu otobüse binerseniz hiç yürümenize gerek kalmıyor. İşte Berlin denince aklıma gelen fotoğraf budur. Gün batımında gelmek ise çok şahane oldu, ışık muteşem görünüyor. Bir de fotografım flu çekilmese çok daha iyi olacakmiş ama sağlık olsun, tek derdimiz bu olsun 😃 Bir zamanlar Berlin’i doğu ve batı diye ikiye ayıran Brandenburg Kapısı (Almanlar Brandenburger Tor diyor) bugün birliği temsil ediyor. Geçmişi 1788’e dek uzanan kapının üzerinde atlı araba ise tanrı ve kahramanların arabasını temsil eden Quadriga imiş. Gezi 3 gün bu daha 1. gün devamı var yani 😉

12 Ocak 2017 Perşembe

İstanbulda Ulaşım

''Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

İstanbul'u ziyaret edip te sevmeyen aşık olamayan var mı acaba? Hep yeşilçam filimlerinde görüp merak ettiğim bu şehirle ilk tanışmam ortaokul son sınıfa denk geliyor. Babam iş için İstanbul'a geliyordu arabada boş yer olduğu için beni de yanına aldı. İşte o yaz aşık oldum bu şehre. Sonrasında üniversite iş hayatı derken ben de buralı oldum gitti. Şimdilerde çok kalabalık oluşuyla üstümüze üstümüze gelse de o kadar aşığız ki terk edemiyoruz bir türlü.

 
Madem bu kadar seviyorum o zaman biraz İstanbul yazayım dedim. Hem İstanbul'u ziyaret edeceklere de bir faydam dokunsun. Bu yazıda biraz ulaşımdan bahsedeceğim. İstanbul'a Sabiha Gökçen yada Atatürk Havalimanı'ndan gelebilirsiniz. Sabiha Gökçen Asya, Atatürk Havaliman Avrupa yakasında. 




Atatürk Havalimanı'na iniş yapıyorsanız merkeze ulaşmak için taksi, havataş, metro ve otobüs seçenekleri mevcut. Bütçenize, zamanınıza ve ekonomik durumunuza en uygun olanı tercih edebilirsiniz. Eğer sabah ya da akşam trafiğin yoğun olduğu saatlerde iniş yapmışsanız ulaşım için tavsiye edeceğim yol kesinlikle metro olacaktır. Yeni Kapı durağından Marmaray hattına aktarma yaparak Asya yakasına bile gidebilirsiniz.

Uçuşunuz Sabiha Gökçen Havalimanına ise yine havataş yada iett otobüslerini kullanabilirsiniz. Her ikisinden de belli bir noktadan sonra raylı sisteme geçmeniz mümkün. Ayrıntılı bilgi için www.havatas.com adersini www.iett.istanbul/tr adresini ziyaret edebilirsiniz. 

Biz İstanbullular olarak şehir içi ulaşımda İstanbul Kart kullanıyoruz. Günübirlik ve bir kaç günlük gelenler için de biletler mevcut. Geçiş sayısına göre istediğinizi tercih ediyorsunuz. Ama bana sorarsanız en ekonomik olanı İstanbul Kart alıp para yüklemek, böylece daha ucuza seyahat edebilirsiniz. Bilgi için http://www.iett.istanbul/tr/main/pages/iett-toplu-ulasim-ucret-tarifesi/42 


Raylı sistemimiz henüz gelişme aşamasında ama yine de trafiğin yoğun olduğu saatlerde kurtarıcı oluyor.

8 Nisan 2016 Cuma

ST.PETERSBURG BEYAZ GECELER - 4. Bölüm - 20 Haziran


Bugün St. Petersburg da son günümüz. Sabah kahvaltının ardından yine yollara düşüyoruz. İstikamet Tsarskoye Selo, Çarlık Köyü yada Puşkin olarak da biliniyor. Katerina'nın Sarayını, dillere destan Amber Odasını göreceğiz. Yaklaşık 45. dakika sürüyor yol.

Moskovoskaya metro istasyonuna gidip oradan da minibüslerle ulaşıyoruz köye ama Moskovoskaya metrosundan çıkıpta Lenin Heykeli'ni karşımızda görünce fotoğraflamadan edemedik.
    

 
Saray girişi için uzunca bir süre sırada bekledikten sonra bilet almayı başarıyoruz. St.Petersburg kart sadece bahçe girişi için geçerli sarayı da gezmek isterseniz onun için ekstra bilet almanız gerekiyor. Biz zaten Amber Odayı gezmek niyetiyle geldiğimiz için her ikisine de bilet almıştık. 20'şer dakika ara ile gruplar şeklinde içeriye alıyorlarmış. Saraya girmek için 16.20'ye kadar beklememiz gerekiyor. 

Hermitage mı Amber Oda mı diye bir tercih yapmak zorunda kalınca Hermitage'ı tercih etmek zorunda kaldık. Ya bir daha gelemezsek, buraya kadar gelip te Hermitage müzesini ziyaret etmeden dönmek olmaz diye düşündük. O kadar yol gelip sırada  bekledikten sonra sarayın bahçesini hızlıca gezip ayrıldık.
Sarayın ayrılmadan önce broşürüne bakmış olsaydım sanırım tercihimi dörde kadar sarayın bahçesini gezip sonrasında da içeriye girmek yönünde kullanırdım. Bahçe o kadar büyük ve güzel ki zaten o kadar saatte bile bitiremezmişiz. Aslında saraya tam gün ayırmak lazımış. Bu Saray Çariçe Katerina'nın en sevdiği yerlerden birisiymiş. Yapımında 100 kilo altın kullanılmış. Her ne kadar içerisini görmemiş olsak ta odaların bir kısmı altın kaplı imiş. Saray zamanın modasına göre altı kez yıkılıp yeniden yapılmış. Zenginliğe bakar mısınız?

Tsarskoye Selo'dan sonra St. Petersburg'da son durağımız Saray Meydanında yer alan ve dünyanın en önemli 5 müzesinden bir olan Hermitage. Müze bir kaç kısımdan oluşuyor ve içine girmek hiç te kolay değil. Sabah saatlerinde gelirseniz saatlerce sıra beklemeniz gerekebiliyor ama biz öğleden sonraya kaldığımız için neredeyse hiç sıra yoktu. Müzeye giriş 600 Ruble ama aklınızda bulunsun seyahatiniz denk gelirse her ayın ilk perşembesi giriş ücretsizmiş.

Bu arada müzeyi sırt çantasıyla gezmeye izin vermiyorlar ama çantaları bırakabileceğiniz kasalar var. Aman dikkat kasalar için aldığınız barkodlar tek kullanımlık açıp aldıktan sonra çantanızı tekrar aynı yere koyup kapatırsanız güvenlik gelip açmadan tekrar alamıyorsunuz. Nereden biliyorum derseniz talimatları okumadan çantamdan telefonumu alıp geri kapatınca bizzat kendim yaşayarak tecrübe ettim.

Hermitage Fransızca inziva yeri demekmiş. Çariçe Katerina'nın her ne kadar 16  sevgilisi olduğu söylense de kendisi dindar biriymiş aslında. Kışlık sarayda zaman zaman inzivaya çekildiği bir yer varmış müzenin adı da oradan geliyormuş. Müzenin hikayesi ise Katarina'nın Avrupa'da bir müzayededen 200 küsur eseri almasıyla başlamış. Şu an dünyanın 5 büyük müzesinde biri ve 3 milyonu aşkın eser varmış. Her eserin önünde bir dakika dursanız gezmek 10 yıl sürer diyorlar. Müze bu kadar büyük, vakit te dar olunca bir öncelik sırasına koymak gerekiyor. Ben biraz ana binada gezdikten sonra hakkımı empresyonist ressamlardan yana kullanıp yeni binaya geçtim. 
Van Gogh, Monet, Renoir, Gauguin, Matissei, Rodin, Picasso hepsi burada. Ama ben ziyaret ettiğimde Picasso yoktu maalesef. 10 yılda gezilecek müzeye yarım gün ayırınca neredeyse hiç bir şey göremedik diyebilirim. 17.30 artık özellikle görmek istediğimiz eserleri görüp çıktık Hermitage'dan. Biz dört günde bitiremedik 2-3 günlük beyaz geceler  turlarında nereleri geziyorlar çok merak ettim.
 
Bugün birinci bölümde yazdığım gibi okulların son gününde yapılan kutlamaların olduğu gün. Scarlet Sails denilen gün yani. Geldiğimizden beri şehir bunun için hazırlanıyor. Bu akşam Hermitage’in önünde Saray Meydanı denen alanda konser var. Alandaki konser ücretsiz ama sanırım önceden izin yada bilet almış olmanız gerekiyor. Çünkü alana girişler kontrolle oluyor. Ayrıca yine bu akşam Neva Nehrinin kıyısında da havai fişek gösterisi ve Scarlet Sails gemisinin geçişi izlenecek.

 






Adını 1922’lerin ünlü çocuk kitabı Scarlet Sails’den alan bu etkinliğin geçmişi 2. Dünya Savaşı’nın sonuna dek uzanıyormuş. Rus Devrimine tepki olarak okullardaki baskıdan ve kurallardan kurtulup özgürlüğe geçişin kutlanmasıya başlayan bu gösteriler zamanla gelenek haline dönüşmüş.

Bugün şehir oldukça kalabalık. Nevsky Caddesinin başı daha şimdiden trafiğe kapanmış. Biz de bu geceki etkinlikleri kaçırmak istemiyoruz. O yüzden otele gidip biraz dinlene niyetindeyiz ama alışveriş te yapmamız lazım.


Hemen hızlıca kendimize ve arkadaşlarımıza Rusya’yı hatırlatacak bir iki ufak bir şey alıp birkaç saat dinlenmek için otele dönüyoruz. Yani ben dönüyorum aslında Fikran Votka almak için lokal halkın yaşadığı yerlere gidiyor.

Saat 22.30 gibi yeniden sokağa çıktığımızda ise Neva kıyısına ulaşmak için epey bir dolaşmamız gerekti. Pek çok yeri geçişe kapatmışlar. Nehir kıyısında deyim yerindeyse iğne atsan yere düşmüyor. Biz de fazla kalabalığa sokulmadan gösterileri izleyecek bir yer bulduk kendimize. Herkes şimdiden alkolün etkisiyle kafayı bulmuş durumda ama ne itiş kakış ne de taciz var. Aksine herkes çok keyifli ve saygılı bir birbirine. Bizde yılbaşı gecesi taksim meydanında yaşananlar aklımıza gelince biz ne zaman medenileşeceğiz diye düşünmekten kendimizi alamadık tabi.

video
Saat gece yarısını geçtikten sonra Scarlet Sails gemisi neva nehrinde süzülürken havai fişek gösterileri de başlıyor. Biz köprünün oldukça gerisinde kaldığımız için epey uzaktan görüntülüyor olsak ta manzara muhteşemdi.

Gün ağarırken gösteriler sona erdi. Kapalı yollar sebebiyle otelimize dönerken yine epey dolaşmak durumunda kaldık. Uçuşumuz sabah saatlerinde olduğu için otelde birkaç saatlik uykunun ardından hızlıca kahvaltımızı edip eve dönüş için havalimanı yoluna koyulduk. Ulaşım için yine metro ve minibüs kullandık. 


Güzel anılar biriktirmiş olarak Pedro’nun şehrine veda ederken bu şehri bir kez de kışın ziyaret etmeye karar vermiştik.  Ancak gel gör ki bu yazıyı yazarken henüz Rusya ile ilişkilerimiz düzelmediği için bu hayali bir süreliğine ötelemiş bulunuyorum.... Şimdilik elbette.



2 Nisan 2016 Cumartesi

St. Petersburg Beyaz Geceler - 3. Bölüm - 19 Haziran


Sabah kahvaltının ardından istikamet Peterhof Sarayı. Buraya minibüslerle yada hidrofil dedikleri hızlı botlarla gidebiliyorsunuz. St. Petersburg kart almışsanız hidrofil tek yön ücretsiz dönüş indirimli.
Biz biraz St. Petersburg'un dışını merak ettiğimizden dönüşte minibüsle dönmeye karar verip ücretsiz hakkımızı gidiş için kullandık. Hidrofil tek yön 700 Ruble gidiş - dönüş alırsanız daha ekonomik. Hidrofil ile Peterhof Sarayına varmak 35-40 dakika sürüyor. Hidrofilden inişte bahçe girişi için bilet alarak bahçeye giriyorsunuz. Yine St. Petersburg kartımız olduğu için bu da ücretsiz.
Baltık denizi kıyısındaki bu saray bizim deli dediğimiz Pedro'nun yazlık sarayı. Rivayete göre Pedro, Fransa'daki Versay Sarayından esinlenerek yaptırmış.

Versay Sarayını görmedim, fotoğraflarından gördüğüm kadarıyla benziyorlar ama bence Peterhof daha güzel görünüyor.


7 park 20 saray ve köşkten oluşan Peterhof'un bahçesi de oldukça güzel. Sarayın bahçesindeki ağaçların her biri dünyanın çeşitli yerlerinden getirilmiş.  Ayrıca çeşit çeşit fıskiyeler ve fıskiyeleri süsleyen altın varaklı heykeller yer alıyor bahçede. 

Yine söylentiye göre fıskiyelerin düzeneği için elektrik kullanılmamış özel bir mekanik sistemle çalışıyorlarmış ve bunların hepsini aynı zamanda mühendis olan Pedro'nun kendisi yapmış. 


Sadece havuzlarda değil bahçedeki yolların bir kısmında da fıskiyeler var. Bunlar da  Pedro döneminden elbette. Pedro misafirlerini ıslatmak için yaptırmış bu fıskiyeleri. Rivayete göre saraya gelen misafirler gezerken bunlar aniden açılıp konuklar ıslanınca çok hoşuna gidermiş Pedro'nun. Aslında bizim deli dediğimiz kadar var yani.



Sarayın iç kısmını gezmek için yeniden sıraya girip bilet almak gerekiyor. Zaman sınırlı olunca biz sırada beklemek yerine bahçede gezmeyi tercih ettik. Gezi programında buraya yarım gün ayırmıştık oysa burası bir tam günü hak ediyormuş. Bahçenin ancak bir kısmını gezip ayrıldık. Bahçede tur yaptıran araçlar vardı aslında onlarla tura katılarak zaman kazanabilirmişiz.













Otobüs durağına varınca St. Petersburg merkezdeki Kanlı Katedral kadar görkemli duran bir yapı dikkatimizi çekiyor. Otobüse binmekten vazgeçip kiliseyi gezmeye karar veriyoruz. Peter and Paul Katedrali'ymiş. St. Petersburg şehrine adını veren azizler yani.
Burası ibadet için kullanılan bir katedral. Rusya'da daha önce fark etmediğim bir şey dikkatimi çekiyor. Bizim camilerimizde olduğu gibi buradaki katedrallerin girişlerinde de baş örtüleri yer alıyor. Ve ibadet için içeri girenler bu örtüleri kullanıyorlar.


Pushkinskaya Metro İstasyonu
Katedrali gezdikten sonra ilk gelen otobüse biniyoruz. Avtovo Metro istasyonuna kadar gidip oradan merkeze metro ile geçeceğiz. St.Petersburg'un merkezindeki gösterişli binalar şehir dışında pek yok. Daha çok komünizmin izlerini taşıyan birbirine benzer binalar var. Ama kiliseler şehir dışında da aynı gösterişe sahip. Trafikteki araçların çoğu eski model. Otobüsle Avtovo'ya gelmemiz neredeyse bir saat sürdü.
Avtovo ve Admiralteyskaya Metro istasyonu
Burası turistlerin az olduğu bir bölge olduğu için öğle yemeğini burada yiyelim dedik ama fast food dışında bir şey bulamayınca merkeze dönüp bizim otelin altındaki kafeden sandviç alıp doğruca St. Isaac Katedralinin yolunu tuttuk. Bu arada biraz St.Petersburg metrolarından bahsetmek istiyorum. Pek çoğu adeta bir müze gibi dizayn edilmiş. Metro istasyonlarından geçerken mutlaka etrafınıza bakın derim.

St. Isaac katedraline girmek için elinizde St.Petersburg kart olsa da bilete dönüştürmek için yine sıra beklemek gerekiyor maalesef. Hem de normal bilet alan ziyaretçilerle aynı sırada. Biletimizi aldıktan sonra St.Petersburg'a tepeden bakmak üzere doğruca St. Isaac'ın kubbesine tırmandık. Yanlış hatırlamıyorsam 296 basamak. Epey bir yorulduk ama St.Petersburg'a kuş bakışı bakmak için değdi doğrusu. İtiraf ediyorum şu Pedro'yu sevdim ben. Zamanında St.Peterburg'a yüksek bina yapmayı yasaklamış. Ne de iyi etmiş.
Kubbeden inip katedralin müze kısmını geziyoruz. St. Isaac St.Petersburg'un en büyük katedrali imiş. Şehrin diğer yapıtları gibi  o da oldukça ihtişamlı bir eser. Yapımı 40 yıl sürmüş, dünyanın en büyük kubbelerinden birisi olan kubbesi içinse tam 100 kilo saf altın kullanılmış.

 
Katedralin çevresi tek parça granit sütunlarla çevrilmiş. içi ise muhteşem mozaiklerle kaplı.Tavan süslemeleri, altın varaklar, kapılar ve her şeyi gölgede bırakan İsa mozaiği. Fotoğrafta her ne kadar belli olmasa da o kadar güzel ve canlı bir kırmızısı var ki sanki İsa sanki adımını atıp tablodan çıkacakmış gibi duruyor.

Katedralden çıkınca kapının önündeki limuzini dikkatimizi çekiyor. Tam aile boyu bir şey. Aile dediysem öyle çekirdek değil tabi bildiğin sülale boyu. Yaz aylarında çok düğün olurmuş St.Petersburg'da ve aileler bu araçları kullanırlarmış gelin arabası olarak.


St. Isaac Katerali'nden nehir kenarına doğru parktan geçip şehrin simgelerinden biri olan Bronz Atlı heykelini buluyoruz. 2. Katerina tarafından yaptırılan bu heykelde şahlanmış bir atın üzerinde Pedro yer alıyor. Pedro'nun havadaki eli batıya yönelişi, atının ayaklarının altındaki yılan ise düşmanları simgeliyormuş.



Bir sonraki durağımız Vasilevsky adası. Burası St.Petersburg'un en büyük adasıymış. Adada mezuniyet günü hazırlıkları sürüyor. Niyetimiz Rostral Sütunları'nı yakından görmekti ama hazırlık sebebiyle tellerin ardından görebildik. Eskiden bunlar Petersburg Limanının deniz fenerleriymiş. Otuz iki metre yüksekliğinde olan bu fenerler artık bu amaca hizmet etmiyorlar. Sütunları süsleyen gemi pruvaları eski bir Roma adetiymiş. Batırılan düşman gemilerinin sayısını gösteriyormuş.


Yolun karşı tarafında yer alan bu beyaz bina eski borsa binası imiş. Bugün denizcilik müzesi olarak kullanılıyormuş. Ama vakit geç olduğu için kapalı idi müzeyi gezme fırsatı bulamadık. Yine ilginç olabileceğini düşündüğüm Kuntskamera yani cenin müzesi de bu adada, ama saatini kaçırmış olmamızdan dolayı onu da gezemedik.


Tam biraz dinlenmek üzere denizcilik müzesinin merdivenlerine oturmuştuk ki şehir turu yapan otobüsü gördük meğerse orada da durağı varmış. Biz de Hermitage'ın oraya gidip oradaki duraktan tura katılmayı planlıyorduk. Otobüsle şehir turu iki buçuk saat kadar sürdü.  

Aslında şehri gezmeye başlarken ilk yapmamız gereken şey buymuş. Böylece gezilecek yerleri daha kolay planlayıp daha kısa zamanda daha çok yer gezebilirmişiz. Otobüsle şehir turu 600 Ruble St.Petersburg Kartla ücretsiz.


Bu akşam Rusların meşhur Beef Straganof yemeğini deneyeceğiz. Kaç gündür nerede yesek diye bakınıyorduk. Meğer mutluluğu uzaklarda arıyormuşuz.  Kaldığımız otelin sahibine sorduk karşımızda Gogol diye bir restoran varmış, biraz pahalıdır ama güzel yapar deyince biz de akşam yemeği orada yemeye karar verdik.
Mekan biraz İngiliz Publarına benziyor. İçeri girip de piyano ile canlı müzik olduğunu görünce üzerimizdeki spor kıyafetle girip giremeyeceğimizi sorduk neyse ki kıyafet zorunluluğu yokmuş.
Beef Straganof'un hikayesine gelince, Satraganof ailesi saraylarında özel bir davet veriyormuş, misafirler tahminlerinden fazla gelince bir bakmışlar etleri yetmeyecek. Ne yapsak ney yapsak derken aşçı hemen bir sos yapmış ete katıp eti çoğaltmış ve böylece meşhur beef straganof ortaya çıkmış. Yemek te bütün misafirlere yetmiş tabi.



Yemeğin ardından bu kez Beyaz Geceler Tekne turu yapmak üzere Neva kıyısına gidiyoruz. Tekneler 1'den sonra hareket edecek biletlerimizi alıp kafelerden birine oturup yarın akşam için yapılan hazırlıkları izliyoruz.



01.10'da hereket ediyor teknemiz. Sımsıkı giyinmiş olmamıza rağmen yetmiyor teknede dağıtılan polarlara da bir güzel sarınıyoruz. Tekneler yaklaştıkça köprüler açılıyor. Gördüğümüz güzellik karşısında ne havanın serinliği ne uykusuzluğumuz kalıyor aklımızda.

Biz sırayla bütün köprülerin açılışını izlerken gün de yeniden ağarmaya başlıyor. St.Petersburg gezimiz boyunca bir sürü güzel yer gördük ama gece beyaz geceleri en çok hissettiren şey tekne turu oldu. St.Petersburg'da gitmişseniz kesinlikle gece tekne turu yapmadan dönmeyin derim.


27 Mart 2016 Pazar

ST.PETERSBURG BEYAZ GECELER - 2.Bölüm


18 Haziran
Dünkü güneşten eser yok bu sabah St. Petersburg'da, hava bulutlu görünüyor. Dün şehir keşfettik bugün müze ve katedralleri gezme günümüz.
Otelde kahvaltının ardından hemen çıkıp, bize en yakın Bolshaya Konyushennaya Caddesi'ndeki Golden Triangle Hotel'den St. Petersbug Card alıyoruz. Biz St. Petersburg kartlarımızı alıp çıkana kadar yağmur yağmaya başlamış. Yağmurluklarımız var ama otelde. Hava durumu yağmur göstermediği için yanımıza alma gereği duymamıştık. 

St. Petersburg Card
Bu kartla Hermitage hariç pek çok müzeye, katedrale, saraya ücretsiz girebiliyorsunuz. Ayrıca kanal turu, Neva nehrinde tekne turu ve şehirde city-bus ile otobüs turu yapabilirsiniz. Eğer yükleme yaparsanız bizim akbil gibi bu kartla toplu taşıma araçlarını da indirimli kullanabiliyorsunuz. Hatta bazı restourant ve mağazalarda indirim için de kullanılabiliyor. 2-3-5-7 günlük alabiliyorsunuz. Gelmeden nereleri gezmek istediğinizi çok iyi planlarsanız St. Petersburg kartla çok ekonomik gezebilirsiniz. Birlikte geldiğimiz arkadaş grubuyla gezmekten son anda vazgeçmiş olduğumuz için bizim ki çok planlı değildi ama yine de bu kartla epeyce bir müzeyi gezdik.

Kazan Katedrali 
Nevsky caddesi üzerinde giriş ücretsiz 
Aslında girişi ücretsiz ve saat sınırı olmadığı için bugün listemize almamıştık ama yağmur yağınca ıslanmamak için en yakın mesafedeki Kazan Katedrali'ni gezmeye karar verdik. Kazan Katedrali bana Vatikan'daki St. Pietro Katedralini hatırlattı. Yanlış hatırlamıyorsam zaten biraz esinlenerek yapılmış.
St. Petersburg'daki pek çok yapı gibi burasıda 18. Y.Y.'da Pedro döneminde inşa edilmiş. Doğru mu bilmem ama hatta Pedro ve Katerina'nın burada evlendiğini okumuştum bir yazıda.  Katedralin içi de dışı kadar gösterişli. İkonlar altın kaplamlar granit sütunlar göz kamaştırıyor.

Komünizm döneminde Rusya'daki bütün katedraller, kiliseler kapatılmış. Kimi müze, kimi kütüphane kimisi de depo olarak kullanılmış. Kazan Katedrali de o dönemde müzeye dönüştürülen katedrallerden biri, hatta ateizmin anlatıldığı bir müzeymiş. Komünizm sona erince yeniden ibadete açılmış.


Singer Binası - Dom Kinigi
Bu sanat eseri gibi görünen bina 1900'lü yılların başında Singer makinalarının satış binası olarak yapılmış. Aslında bir singer mağazası varmış ama daha gösterişlisini yapmak istemişler. Dev pencereleri, kubbesi ve heykelleriyle gerçekten de görkemli bir bina olmuş. Devrimden sonra ise burası kitap evine dönüştürülmüş. Devrimin birçok kitabı bu yayın evinde basılmış. Sovyetler Birliğinin önemli yayın evlerinden biri olmuş. 

Halen kitap evi olarak kullanılan bina kafe olarak da hizmet veriyor. Bizim girecek vaktimiz olmadı ama gidenlerden duyduğum içerisi de çok güzelmiş. Hatta elmalı turtasını deneyin diyorlar. Ayrıca Kazan Katedrali en güzel buradan fotoğraflanıyormuş.


Kanlı Katedral
Griboyedova Kanalı yanında giriş 230 Ruble
Singer Cafe'den sola döndünüz mü hemen karşınıza pastadan yapılmış gibi duran Savior on the Spilled Blood yani Dökülen Kan Kilisesi çıkıyor. Sanki birden bir masalın içine girmişsiniz gibi hissediyorsunuz. Ama aslında acı bir hikayesi var bu kilisenin. Çar 2. Alexander burada suikaste uğruyor ve öldürülüyor. Bunun üzerine oğlu 3. Alexander babasının anısına buraya bir kilise yaptırıyor. 2. Dünya savaşında kilise sığınak olarak kullanılmış. 1930 yılında da müzeye dönüştürülmüş ve halen müze olarak kullanılıyor. Kilisenin içi de dışı kadar muhteşem. Bütün duvarları mozaiklerle kaplı. Hele bir kapı var hayran kalıyorsunuz.


Dökülen Kan Kilisesinden çıkıp Rusya'nın fast food zinciri olan Tepemok'da hızlıca bir şeyler yemeye karar veriyoruz. Krepleri meşhurmuş krep ve borsch çorbası aldık bizde. Lezzet olarak idare eder, fiyat da ekonomik.



Hemen metroya binip Peter and Poul Kalesine doğru yola koyuluyoruz. Bu arada bulunduğumuz Admiralteskaya metro istasyonu St. Petersburgun en derin metrosuymuş 86 metre. Yüzeye 2 kademeli yürüyen merdivenle çıkılıyor. Boşuna değilmiş yürüyen merdivenlerden uzun olandan bakınca dibini göremiyor oluşumuz. 

Metrodan çıkıp kaleye doğru giderken Devrim Anıtı çıkıyor karşımıza. Anıt Potemkin Zırhlısında başlatılan isyanı tasvir ediyor. 

Yine yol üzerinde masmavi kubbesiyle Tatar Camii görüyoruz. Ne kadar doğru bilmem ama burası St. Petersburgun tek camisi imiş. Semerkand'daki Timur'un türbesinden esinlenerek yapılmış. Stalin döneminde bütün ibadethaneler gibi burası da kapatılıp depo olarak kullanılmış.  Ama bugün yine ibadet için kullanılıyor. Kale kapanmadan kaleyi gezip burayı dönüş yolunda gezmeye karar veriyoruz. Tabi bu kararı verirken adadan kanal turuna katılacağımızı bilmiyorduk. Yani bu camiyi sadece yolun karşı kıyısından görüntüleyebildik.

Peter & Paul Kalesi
Zayachy Adası'nda giriş 300 Ruble
Burası St. Petersburg şehrinin temellerinin atıldığı yer. Aslında stratejik konumu sebebiyle kale olarak yapılmış. Ama hiç bir zaman kale olarak kullanılmamış. Askeri garnizon ve siyasi mahkumlar için hapishane olarak kullanılmış. O zamanlar buralar bataklık olduğu için kalenin yapımında 40.000'den fazla köylü ve İsveç'li esirler çalıştırılmış. 


Kalenin içinde gezebileceğiniz bir kaç tane müze var. Biz sadece bir zamanlar Gorki'den, Trocki'ye, Dostoyevsky'ye kadar pek çok ünlü yazarın, düşünürün mahkum edildiği hapishaneyi gezdik. Her hapishane gibi burası da kasvetli, karanlık ve ürkütücü. 

 




Kalenin içindeki en etkili bölüm buraya adını veren Peter an Paul Katedrali. Burası alışılmış soğan kubbeli kiliselerden farklı. Altın kaplı bir çan kulesi var. Kulenin tepesindeki melek heykeli St. Petersburg'un simgesiymiş. Ayrıca 122.5 metre yüksekliğindeki bu kule dümdüz bir şehir olan St. Petersburg'un en yüksek yapısıymış. 


Katedralin içi buradaki diğer katedraller gibi oldukça görkemli. Tavan figürleri, altın işlemeleri ve heykelleri ile göz kamaştırıyor. Pedro ve eşi Katerina'nın mezarları da katedralin içinde yer alıyor. Ortadaki fotoğraftakiler de Pedro ve Katerina.

Kalenin içinde bir de seyir terası var. Bunun için ekstra bilet almanız gerekiyor 100 Ruble. Ama karşı kıyıdan şehre bakmak istiyorsanız şehri izleyeceğiniz en güzel yer burası. Gerçi kanal turu yapacaksanız buna gerek olmayabilir. 

Kaleyi gezdikten sonra niyetimiz Neva'nın kıyısında oturup St. Petersburg silüetine karşı kısa bir çay kahve molası verip biraz da dinlenmekti. Ama kıyıya varıp ta bizim kafe sandığımız şeylerin aslında kanal turu yapan botlar olduğunu görünce hemen bilet alıp kanal turu yapmaya karar verdik. Normalde 600 Ruble ama St. Petersburg kartla alınca ücret ödemiyorsunuz. 

Kahvelerimizi alıp bota yerleşiyoruz biraz yağmur çiseliyor ama manzara görülmeye değer. Kanalların arasından şehir bir başka güzel görünüyor. 

Tek kusur rehberimizin rusça anlatıyor olması. Aslında belli saatlerde ingilizce anlatım oluyormuş ama biz planlamadan tura dahil olduğumuz için kaderimize razı olduk. Kanallarda gezerken şehir daha çok Venedik gibi görünüyor bana. Her biri birbirinden güzel köprülerin altından geçiyoruz. Hatta bazısı o kadar alçak ki rehber başımızı eğmemiz için uyarıyor. 

Kanal turu bir buçuk saat sürüyor ve kesinlikle sıkı giyinmenizi tavsiye ederim. Hareket halinde olduğu için olsa gerek epey serin oluyor. Yada biz serin güne denk geldik bilemem. 



Akşam yemek için rus mutfağına özgü bir şeyler yemek istiyorum ama bu konuda dersime iyi çalışmamış olduğumdan yine balık yemeye karar veriyoruz. Somon ve pancar salatası iyi bir seçim olmuş. 

Bu şehir gece de başka bir güzel oluyor. Gece diyorum da bu mevsim burada gün bitmiyor ki. Gün bitmeyince şehir de neredeyse hiç uyumuyor. Biz de gündüz gezemediğimiz yerleri gece gezmeye devam ediyoruz.